Kaşağı Ömer Seyfettin

Kaşağı Ömer Seyfettin
Ahırın avlusunda oynarken aşağıda, gümüş söğütler altında görünmeyen derenin hazin şırıltısını işitirdik. Evimiz iç çitin büyük kestane ağaçları arkasında kaybolmuş gibiydi. Annem, İstanbul’a gittiği için benden bir yaş küçük olan kardeşim Hasan’la artık Dadaruh’un yanından hiç ayrılmıyorduk. Bu, babamın seyisi, ihtiyar bir adamdı. Sabahleyin erkenden ahıra koşuyorduk. En sevdiğimiz şey atlardı. Dadaruh’la beraber onları suya götürmek, çıplak sırtlarına binmek, ne doyulmaz bir zevkti. Hasan korkar, yalnız binemezdi. Dadaruh onu kendi önüne alırdı. Torbalara arpa koymak, yemliklere ot doldurmak, gübreleri kaldırmak eğlenceli bir oyundan ziyade, bizim hoşumuza gidiyordu. Hele tımar… Bu en zevkli şeydi. Dadaruh eline kaşağıyı alıp işe başladı mı, tıpkı… tık… tık… tık… tıpkı bir saat gibi… yerimde duramaz:
— Ben de yapacağım! diye tuttururdum. O vakit Dadaruh, beni Tosun’un sırtına koyar, elime kaşağıyı verir,
— Hadi yap! derdi. Bu demir aleti hayvanın üstüne sürter, fakat o uyumlu tıkırtıyı çıkaramazdım.
— Kuyruğunu sallıyor mu? — Sallıyor. — Hani bakayım?.. Eğilirdim, uzanırdım. Lakin atın sağrısından kuyruğu görünmezdi.
Her sabah ahıra gelir gelmez,
— Dadaruh, tımarı ben yapacağım, derdim. — Yapamazsın. — Niçin? — Daha küçüksün de ondan… — Yapacağım. — Büyü de öyle. — Ne vakit? — Boyun at kadar olduğu vakit. — ….. At, ahır işlerinde yalnız tımarı beceremiyordum. Boyum atın karnına bile varmıyordu. Halbuki en keyifli, en eğlenceli şey buydu. Sanki kaşağının muntazam tıkırtısı Tosun’un hoşuna gidiyor, kulaklarını kısıyor, kuyruğunu kocaman bir püskül gibi sallıyordu. Tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır, o zaman Dadaruh, “Höyt..” diye sağrısına bir tokat indirir, sonra öteki atları tımara başlardı. Ben bir gün yalnız başıma kaldım. Hasan’la Dadaruh dere kenarına inmişlerdi. İçimde bir tımar etmek hırsı uyandı. Kaşağıyı aradım, bulamadım. Ahırın köşesinde Dadaruh’un penceresiz küçük bir odası vardı. Buraya girdim. Rafları aradım. Eyerlerin arasına falan baktım. Yok, yok! Yatağın altında, yeşil tahtadan bir sandık duruyordu. Onu açtım. Az daha sevincimden haykıracaktım. Annemin bir hafta önce İstanbul’dan gönderdiği hediyeler içinden çıkan fakfon kaşağı, pırıl pırıl parlıyordu. Hemen kaptım. Tosun’un yanına koştum. Karnına sürtmek istedim. Rahat durmuyordu.
— Galiba acıtıyor? dedim. Gümüş gibi parlayan bu güzel kaşağının dişlerine baktım. Çok keskin, çok sivriydi. Biraz köreltmek için duvarın taşlarına sürtmeye başladım. Dişleri bozulunca tekrar tecrübe ettim. Gene atların hiçbiri durmuyordu. Kızdım. Öfkemi sanki kaşağıdan çıkarmak istedim. On adım ilerdeki çeşmeye koştum. Kaşağıyı yalağın taşına koydum. Yerden kaldırabileceğim en ağır bir taş bularak üstüne hızlı hızlı indirmeye başladım. İstanbul’dan gelen, ihtimal, Dadaruh’un kullanmaya kıyamadığı bu güzel kaşağıyı ezdim, parçaladım. Sonra yalağın içine attım.

Devamını Oku

Kerâmet Ömer Seyfettin

Kerâmet Ömer Seyfettin
Yangın yarım saatten beri devam ediyordu. Fakat mahallenin ahalisi iki ev sonra söneceğine kâildiler. Çünkü bir zât-ı şerifin türbesi vardı. Mümkün değil, o tutuşmazdı! Şiddetli bir kıble rüzgarı esiyor, alevleri, kıvılcımları saçan tahta parçalarını, türbenin üzerine, türbenin altındaki evlerin çatılarına fırlatıyordu. İtfaiye bölüğü, tulumbalar son gayretlerini sarf ediyorlardı. Polisler etrafı ablukaya almışlar, kaçırılan eşyanın yağmasına meydan vermiyorlardı. Çiroz Ahmet etrafına bir göz gezdirdi. Bu kaşarlanmış bir külhanbeyi idi. Onca yangın demek vurgun demekti. Ama mahalle çok fakirdi. Biliyordu ki, şu yanan zavallı kulübeciklerin içinde yatak yorgandan başka bir şey yoktu. Halbuki vurgunda âdet “yükte hafif, pahada ağır şeyler” i bulmaktı.
— Allah belasını versin! Faydasız yangın! Diye başını salladı. Ahali türbenin önüne toplanmıştı.
— Buraya gelince söner! diyorlardı. Çiroz Ahmet, yeşil boyalı türbenin penceresine sokuldu. Kör bir kandilin hafifçe aydınlattığı sandukaya baktı. Başı ucunda iki büyük şamdan duruyordu. Sandukanın iki tarafında iki seccade yayılı idi. Açık rahlelerde büyük Kur’ân-ı Kerîmler yan gelmiş yatıyorlardı. Çiroz Ahmet kelepir karşısında parlayan bir Yahudi gözüyle bunlara baktı. Asgari bir hesap yaptı. İçinden:
— Şamdanlar onar liradan yirmi… Seccadeler on beşerden otuz… Kitaplar mutlaka yazmadır. Yirmi de onlara de, etti yetmiş… Dedi. Yeşil boyalı kapıya gitti. Çiroz, kemikli omuzlarıyla bu kapının kuvvetini yokladı. Sonra kilidine baktı. Yavaş yavaş dayanmaya başladı. Halk yangınla meşguldü. Çiroz Ahmet son derece kuvvetliydi; hani o yalnız külhanbeylerine mahsus, bazusuz, idmansız, sporsuz, gizli, harikulâde kuvvet… Dayandıkça kapı çıtırdamaya başladı. Nihayet küt etti açıldı. Çiroz’un içeri girince ilk işi, kör kandili üflemek oldu. Fakat alacağı şeyler her ne kadar pahada ağır ise de yükte öyle pek hafif değildi. Zihni hemen bir vurgun planı tertibine başladı. Plan zihninde teşekkül ettikçe, Çiroz “netice” yi beklemiyor, teferruatını tatbik ediyordu. Şamdanların mumlarını çıkarıp yere attı. Rahlelerdeki kitapları alıp hepsini belinden çıkardığı Trablus kuşağına sardı. Sonra biraz durdu, burnunu kaşıdı. Yavaşçacık seccadeleri topladı; bunları beygirin üzerine çul vurur gibi, sandukanın üzerine örttü. Şimdi kapıdan çıkmak lazım geliyordu. Ama dışarısı dolu idi. Sandukaya dayandı. Biraz düşündü. Kavukta bırakılacak bir şey değildi. Üzerinde sırmalı bir çevre vardı. Sanduka birdenbire kaydı. Çiroz Ahmet düşmemek için toplandı. Acaba evliya diriliyor muydu? Durdu, baktı, gülümsedi.
— Vay canına, yere mıhlı değilmiş be, dedi. Eğildi, altına bakmak için sandukayı kaldırdı. Bu gayet hafifti. İnce tahtadan yapılmış, üstüne yeşil çuha kaplanmıştı. Zihindeki “çıkış planı” tamamlandı. Kitaplarla şamdanları kucakladı. Bu sandukanın altına girdi. Yavaş yavaş yürüdü. Durdu. Sandukanın altından elini çıkarıp yavaşça kapıyı açtı. Sol taraf caddeye çıkıyordu. Yakalanmak ihtimali vardı. Sağ taraftaki sokak tenha idi. Viranelikler çoktu, ama yangın o tarafta idi. Herkes o tarafa birikmişti. Çiroz Ahmet, sandukanın altında uzun müddet düşünmedi. Paldır küldür kapıdan çıktı. Gürültüye başını çeviren halk şaşırdı. Herkes olduğu yerde kaldı. İşte evliya kalkmış yürüyordu. Tulumbalar durdu. Şiddetle esen rüzgar birdenbire durdu. İtfaiye askerleri korkularından ellerindeki baltaları, kancaları, hortumları düşürdüler. Sanduka yangına doğru yürüyordu. İki tarafa açılıp yol veren ahali korkudan titriyordu. Sanduka, korkunç manevî bir heybetle sallana sallana aralarından geçti, karanlıklarda kayboldu.

Devamını Oku

Korkunç Bir Ceza Ömer Seyfettin

Korkunç Bir Ceza Ömer Seyfettin
Hasan Ağa, başka hemşerileri gibi yapmamış, İstanbul’a karısıyla beraber gelmişti. Para kazanmak iyi şeydi ama, bekarlığa can dayanmıyordu. Senelerce bekar odalarında bir iştiha ile memlekete dönmek doğrusu akıl işi değildi. Adam, dünyaya bir defa gelirdi, gençlik de bir bahar gibiydi. Göz açıp kapamadan geçiyordu.

Fatih’te bir ev tuttu. Açtığı helvacı dükkanı da o civarda idi. Ticareti yolunda gidiyordu. Her ay iki “beşibirarada” yaptırıyordu, karısı Gülsüm’ün kalın boynuna… Daha böyle beş bin tane “beşibirarada” olsa taşıyabilecekti. Dükkanlarının önünden geçen İstanbul hanımlarına baktıkça Gülsüm’ün kıymeti nazarında büyüyordu. İnce belli, ince boylu, ince bacaklı, ince kollu olan bu kadınlar, dar siyah çarşaflarıyla, ayağa kalkmış kır sineklerine benziyorlardı. Gülsüm’ün bir baldırı üç İstanbul hanımına değerdi. Beli değirmen taşı gibi, kalın kolları asma kabağı gibi kaskatıydı. Hele kazan kulpu kaşları… Hasan Ağa, karısının daha başka yerlerini de aklından geçirince:
— Gözünü seveyim… diye coşar, uzun uzun gerinir, yatıp dinlenmek için hemen evine koşardı. Bir gün hemşerileri Tavukpazarı’nda verecekleri bir ziyafete onu da davet ettiler.
— Olmaz, gelemem! Bizim avrat yalnızdır! Dedi. Arkadaşları ısrar ettiler. “Bir geceden ne olur. Yanına bir kişicik korsun!” dediler. Zorladılar. Nihayet dayanamadı. Razı oldu. Öğleyin eve geldi. Karısına:
— Ben bu gece hemşerilerin ahengine gidivereceğim. Sen bir kişicik bul. Onunla yat, sakın korkma… dedi. Çıktı, gitti.
Gülsüm daha İstanbul’a ayak bastı basalı ilk defa evde yalnız kalacaktı. İçine bir ürperme geldi. Nasıl bu gece tek başına yatacaktı? Hemen kendini sokağa attı. Bir can yoldaşı, ona “kişicik bul” demişti. Önüne rasgelene:
— Sen kişicik misin? diye soruyordu. Herkes gülüyordu. Galiba onu deli zannediyorlardı. İkindi oldu. Gülsüm, sokaklarda aradığı kişiciği bulamadı. Nihayet mahzun mahzun eve doğru dönerken karşıdan bir külhanbeyinin geldiğini gördü. Son bir ümitle ona da sordu:
— Ayol, kişicik sen misin? . . . . .
Külhanbeyi Gülsüm’ü şöyle bir süzdü. Gülerek sordu:
— Kişiciği ne yapacaksın hanım abla? — Kocam bu gece ahenge gitti. Gelmeyecek. Yalnız kalıp korkmayayım diye bana da bir kişicik bulmamı söyledi. Cevabını alınca:
— Benim vallahi işte o kişicik, benim vallahi billahi… yeminlerini savurmaya başladı. Gülsüm inandı.
Külhanbeyini aldı. Eve getirdi. Karnını doyurdu. Kahvesini içirdi. Yatağına yatırdı, kendisi de bu kişicağızın yanıcağızına uzandı!

 

Devamını Oku

Kurbağa Duası Ömer Seyfettin

Kurbağa Duası Ömer Seyfettin
Taşra âlemi… Yani İstanbul’un dışında geçen hayat, ne hoştur! Bunu ancak yaşayan bilir. Bir taraftan eşraf, ulemâ filan! Öbür taraftan memurlar, zâbitler, muallimler… Sonra kasabanın çift, çubuk sahibi yerli ahalisi… Her sınıfın, her zümrenin ayrı kahvesi, ayrı eğlencesi, ayrı zevki vardır. “Beynessınıf” denilebilecek yegane adam kazanın belediye doktorudur. O daima herkesle konuşur, düşer, kalkar. Muallimlerin, memurların, zâbitlerin oturdukları kahvelere girer. Eczane ise eşrafın kulübüdür. Büyük rütbeli memurlar da oraya uğrarlar. Avukat yazıhaneleri de bir dereceye kadar eczaneye benzer.
Hâsılı taşra, başlı başına gayet hoş bir âlemdir. Yedi, sekiz, belki dokuz sene oluyor, ben de İstanbul’a pek uzak olmayan bir kasabada idâdi muallimi idim. Başlı başına bir âlem olan taşrada, mektep de, başka bir âlemdir. Adeta âlem içinde bir âlemdir! Programları, gayeleri birbirine zıt; dört, beş mektebin yetiştirdiği yaşlı, genç, zeki, budala, zevzek, sükutî yirmi muhtelif adam: Müdür, muavin, muallimler, muîdler… İdare memurları… Evvel zamandan kalma, hani o bir tarafından güneş batarken öbür tarafından doğan eski kocaman imparatorluğumuzun en uzak köşelerinden gelme leylî talebe.. Her ırktan, her cinsten –lisanlarından başka hiçbir şeyleri Türkleşmemiş– bir sürü çocuk… Fakat, bu kadar bariz tezatlar arasında o ne samimi ahenktir! Mutaassıplar, mürtecîler, liberaller, sonra hiçbir muayyen mesleği, meşrebi olmayanlar birbirleriyle kardeş gibi geçinirlerdi. Bir riyâziye muallimi vardı ki, aşırı derecede açık fikirliydi. Tabiat muallimi hepimize kara cahil nazariyle bakıp için için acıyan ciddi bir gençti. Ben edebiyat muallimi idim. Fransızca muallimi bir Yahudi idi. Nöbetçi olduğu vakitler, gece müzakeresinde, çocukların kendisine sorduğu lügatları latin harfleriyle cep defterciğine yazar, ertesi günü mânâlarını benden anlardı. Bir kere “cezbe-i Rahman” ın ne demek olduğunu zavallıya sormuşlar. İyi anlamamış, defterine “cezve-i Rahman” yazmış. Muallimlerin odasında beni tuttu:
— Cezve-i Rahman ne demek? Dedi.
— Öyle şey olmaz! Diye güldüm, ısrar etti. Kendisine soran talebeyi buldurdu. Kitabı açtık. Yanlış anladığı meydana çıkınca, bu aramızda bir alay oldu. Biçarenin adı “Cezve-i rahman” kaldı, gitti.
Hele Müdür… Ben dünyada bu kadar intizamperver, kanunperver, usulperver bir adam görmedim. Bir kere maiyetinin hiçbirisiyle hususî münasebette bulunmaz; mektep heyetinin haricinde, tıpkı bir esatir mâbudu gibi ayrı yaşardı. Aramızda lakabı “zımnında” idi. Son derece ehemmiyet verdiği meclis günleri, odasında toplandığımız vakit, hiçbirimize laf söyletmez, hepimize “zımnında, zımnında, zımnında” diye ayrı tahrîratlar yazdırır, herhangi mesele olsa, aynı kelimelerle, aynı cümlelerin nihayetine mâhut “zımnında”yı takarak bir şey kaleme aldırınca hallettim sanırdı.
Arkadaşlarımın içinde en sevdiğim ulûm-ı diniye hocası Bahir Efendi idi. Medreseden sonra Darülfünun’u da tamamlamıştı. Yaşı elliye yaklaşıyordu. Fikrinde musır, cerbezeli, açıkgöz, tuhaf, şen bir adamdı. Benimle dostluğuna sebep, terbiye hakkındaki fikirlerimizin bir olmasıydı. Çünkü ben her ne kadar milliyetperver bir liberal isem de, “terbiye”nin daima “muhafazakârâne” olması lazım geldiğine mûtekidim. İçtimâi inkılabın yeri mektep değil, hayattır. Muallimlerin vazifesi çocuklara, eski hayatın terbiyesini ibrâm etmektir. O da işte benim gibi düşündüğü için, meclislerde ikimiz taraftarlarımızla bir kuvvet teşkil eder, liberallere, yeni asrî terbiye taraftarlarına ağız açtırmazdık. Bahir Hoca’nın en meftun olduğum şeyleri canlılığı ile “mebnî aleyh, mebnî bih, mebnî leh” gibi tâbirleri idi. Kavga eder gibi konuşur, kelimelerine sanki yumruk şeklinde vücutlar vermek istiyormuş gibi sağ kolunu –bir Karagöz çevikliğiyle– sallardı. Kusuru yalnız nargilesiydi. Buna o kadar müptela idi ki, kahvede, mektepte, günde on tane içmeden yapamazdı. Nargile bu… Cigara filan gibi bir şey değil. Havaleli: Müdürden, müfettişlerden gizlemek lazım… Bir gün kahvemizde oturmuş, portatif bir nargile şekli düşünüyorduk. Mesela içildikten sonra üzeri çıkarıldı mı, sürahiye benzesin, lüle cebe girebilsin…

Devamını Oku

Kurumuş Ağaçlar Ömer Seyfettin

Kurumuş Ağaçlar Ömer Seyfettin
Deli Murat, memleketin en azılı bir derebeyi idi! Fakat yaşlandıkça aklı başına geldi. İyinin, kötünün farkına varmaya başladı. Artık en küçük bir fenalık bile onun vicdanında sönmez bir azap cehennemi tutuşturuyordu. Elli yaşına girmişti. Hacca gitmek niyetindeydi. Lâkin hangi yüzle?.. Uzun kış geceleri, vahşî bir saraya benzeyen kulesinin tenha odasında, ocağın alevlerine dalarak yaptıklarını düşünürdü. Tam otuz sene… Etmediği kalmamıştı. Soyduğu kervanları, kaldırdığı kızları, vurduğu postaları, yaktığı köyleri, yıktığı hanları, bastığı şehirleri hep birden hatırladı. Hele öldürdüğü insanlar… Bunları unutabilmek imkanı yoktu. Vâkıa çoğunu kendi nefsini kurtarmak için öldürmüştü. Fakat ne olursa olsun, yine kandı! Evet, kırk kan!…

Bir gece sabaha kadar uyuyamadı. Daha şafak sökmeden atlarını hazırlattı. Kasabaya doludizgin koştu. Sabah namazını henüz bitiren Karababa’yı seccadesinde buldu. Bu Şeyh, devrinin en büyük erenlerindendi. Tekkesi ümitsizlerin mâbediydi. Deli Murat’ı görünce gülümsedi:
— Hoş geldin. Seni bekliyordum, dedi. — Beni mi? — Evet. — Niçin? — Hacca gitmek istiyorsun, değil mi? — …. Deli Murat, bu her şeyi bilen, her şeyi gören, gaipten haberdar, mübarek ihtiyarın eline sarıldı. Öptü:
— Fakat yüzüm yok, babacığım, dedi. — Allah her şeyi affeder. — Benim kabahatim çok. Günahlarım çok büyük… — …… Seccadenin kenarına diz çöktü. Ağlaya ağlaya mazisini anlattı. Bunlar hatırında durdukça, peygamberin mezarına yüz sürmeye cesaret edemeyecekti. Karababa:
— Senin kırk kanın var! Dedi. — Evet. — Allah bunları bile affeder. — Nasıl? — Ya ölüme lâyık bir adamı vurursun… Deli Murat:
— Aman aman, diye haykırdı, ben artık adam öldüremem! Karababa:
— Yahut da, büyük bir menzil açar, geleni geçeni fakir, zengin ayırt etmeden doyurursun. Hepsinin gönlünü hoş edersin! Dedi. Deli Murat, bu ikinci kefareti muvafık buldu. Parasının sayısını bilmezdi. Bir menzil değil, on menzil açabilirdi.
— Pekala babacığım, dedi, yarından sonra menzil açıktır. Fakat kanlarımın affolunup olunmadığını nereden bileyim? — Bilip de ne yapacaksın? — Hacca gideceğim. Karababa bir an düşündü:
— Menzilin iç bahçesine kurumuş ağaçlar dik… Dedi. — Kurumuş ağaçlar mı? — Evet, bunlar yeşerip çiçek açınca, kanların affedilmiş, kefaretin kabul olunmuştur.

 

Devamını oku

Külah Ömer Seyfettin

Külah Ömer Seyfettin
Mıstık, katmerli bir muhacirdi. Bulgaristan’da doğmuş, büyüyüp biraz aklı başına gelince hemen sınırın on dakika ötesine kapağı atmıştı. “Türkiye değil mi? Sınırı geçer geçmez Bağdat’a kadar hepsi eşit!” diyordu. Az zamanda Babyak’taki Türkçe bilmez Pomakların akıl hocası oldu. Bulgaristan’da kalan akrabalarıyla mektuplaşmaya gerek yoktu. Onlarla, Bulgar sınır karakolundaki nöbetçinin süngüsü altında, küçük bir hediye karşılığında, saatlerce oturup konuşabilirdi. Kurnazlığı sayesinde memleketinden çıkmadan muhacir olmuştu. Hatta içtiği “Karasu” bile doğduğu kasabadan geçiyordu. Fakat bir gün Babyak mıntıkasında “sınır düzenlemesi” yapıldı. Yerleştiği köy yine Bulgarlara kalınca, yuvasını bozmaya mecbur oldu. Bu sefer hudut kenarının içerilere eşit olmadığını anladı. Ta Nevrekop’a kadar indi. Dört beş sene geçmeden Balkan Harbi patladı. Hemen annesiyle İstanbul’a kaçtı. Dimetoka’nın methiyle kulakları dolmuştu. Kalktı, oraya gitti. Bir köye yerleşti.
İçinden “Artık biz ölünceye kadar savaş olmaz!” diyordu. Köyünün kahvesinde Birinci Cihan Harbi’nin havadislerine inanamadı. Fakat…
— Vay anasını! Yalan be! diye haykırdı. “Sınır düzeltilecek!” deniyordu. Hakikaten bu sınır düzeltildi. Mıstık’ın muhacir gibi yerleştiği köy yine Bulgarlara geçti. Bereket versin ihtiyar annesi ölmüştü. Gamsız bir serseri teslimiyeti ile, tek başına Ergene Köprüsü’nü aşarken “Evveli Şam, sonrası Şam!” dedi. Bu kadar kısa bir zaman içinde, “birbiri üstüne dört defa muhacir olmak” onun yerleşme heveslerini söndürmüştü. Gözünü yumdu. Anadolu’ya atıldı. Aldatılabilecek milyonlarca saf adamlar arasında kalınca, Şam’ı falan unuttu. Şehir şehir, kasaba kasaba dolaşmaya, ticaret yapmaya başladı. Önüne gelene külah giydiriyordu. En kârlı bulduğu ticaret, hayvan alım satımı idi. Bir kasabadan alınan atın, yahut eşeğin pahası, en yakın kasabaya götürülünce değişiveriyordu. Bu pahayı, Mıstık, kurnazlığı sayesinde değiştiriyordu. Kırmızı kuşağında, Rumeli’deki tabancasının yerine sokulu, kara kılıflı makas, her hayvanın değerine yüzde altmış ilave ederdi. En miskin bir beygiri alınca tırnaklarını temizler, yağlar; yelesini, kuyruğunu frenkvâri keser, düzeltirdi. Sonra, torbasındaki o kimseye göstermediği, kimseye ismini söylemediği siyah ottan bir tutam yedirince, zavallı hayvanı yirmi dört saat şaha kaldırır, gözlerini parlatır, azgın bir ejderha haline sokardı. Lakin at pazarlarında daima karşısına çıkan bir rakibi vardı. Onun alacağı hayvanı artırır, en kâr bırakacak fırsatları elinden kapardı. Herkesin “Molla” diye çağırdığı bu herifin ismini bilmiyordu. Yerden yapılı, çember sakallı, kalın çatık kaşlı, kırk beşlik bir softaydı. Küçük siyah gözleri hep önüne bakar, ince beyaz sarıklı kalıpsız fesinin altında tıraşlı kafası, geniş ensesi terden pırıl pırıl parlardı. Mıstık’ın beğenmeyip bıraktığı en miskin, en hasta, en ihtiyar hayvanları bile alıyor, bir gün içinde gençleştiriyor, kuyruğunu, yelesini kesmeden, şeklini değiştiriyor, gözlerini parlatıyor, şahlandırıyordu.
Mıstık, henüz geldiği kasabanın hanından girerken yine bu herifi gördü. Yeni bir zarara uğramış gibi birdenbire canı sıkıldı. Ama bozuntuya vermedi:
— Merhaba Molla! dedi. — Merhaba?.. Şimdiye kadar hiç konuşmamışlardı.
— Hayvan almaya mı geldin? — Sana ne? . . . . . . .
— Neye geldimse geldim. Mıstık, kirli zayıf elini seyrek sarı bıyıklarına kaldırdı. Çakır gözleri bakacak yer bulamadı. Renksiz dudaklarını kısarak gülümsedi:
— Ortak olalım be, dedi. — Olalım… Molla da gülümsedi. Döndüler. Hanın avlusuna doğru yan yana yürüdüler. Kahvenin önündeki eski peykeye oturdular. Ayaklarının dibinde iri, alacalı bir tavuk “gut, gut, gut” diye civcivlerini gezdiriyordu. Pazar yarındı.
Mıstık koynundan tütün kesesini çıkardı. Molla’ya uzatırken, peykenin yanındaki pencereden içeriye bağırdı:
— Bize iki kahve getir. Molla:
— Ben oruçluyum! dedi. Mıstık anlamadı:

Devamını Oku

Kütük Ömer Seyfettin

Kütük Ömer Seyfettin Kütük Ömer Seyfettin İlk yayım:Yeni Mecmua, 27 Eylül 1917, sene 1, sayı 12 Alaca karanlık içinde sivri, siyah bir kayanın müphem hayali gibi yükselen Şalgo burcu uyanıktı. Vakit vakit inlettiği trampete, boru seslerini akşamın hafif rüzgarı, derin bir uğultu halinde, her tarafa yayıyor… Kederli bağırışmalarıyla ölümü hatırlatan küfürbaz karga sürüleri, bulutlu havanın donuk hüznünü daha beter artırıyordu. Mor dağlar gittikçe koyulaşıyordu. Yamaçlardaki dağınık gölgeler, kuşsuz ormanlar, hıçkıran dereler, kaçan yollar, ıssız korular, sanki korkunç bir fırtınanın gürlemesini bekliyorlardı. Burcun tepesinde, beyazlı siyahlı bir bayrak, can çekişen bir kartal ıstırabıyla kıvranıyordu. İkibin kişilik muhâsara ordusunun çadırları, kaleye giren geniş yolun sağındaki büyük dişbudak ağaçlarının etrafına kurulmuştu. Yerlere kazıklanmış kır atlar, yabancı korkular duyuyorlar gibi, sık sık başlarını kaldırarak kişniyorlar, tırnaklarıyla kazmaya çalıştıkları toprakların nemli çimenlerini otluyorlardı. Dallarda kırmızı çullar, sırmalı eğerler asılı duruyordu. Cemâatle kılınmış akşam namazından dağılan askerler, çadırların arasından gürültü ile geçiyorlardı. Kısa emirler, çağırılan isimler, bir kahkaha, bir söz… Başlayacak sükûnu bozuyor, atların yanında itişen birkaç gencin şen nâraları duyuluyordu. Çifte direkli yeşil çadırın kapısı önüne serilmiş büyük bir kaplan postu üzerinde kehribar çubuğunu fosur fosur çeken koca bıyıklı, iri vücutlu, ateş nazarlı şâir kumandan, gözlerini, alacağı kalenin sallanan bayrağına dikmişti. Karşısında diz çökmüş kethüdâsının anlattıklarını dinliyordu. Ordugâha yarım saat evvel dört nala gelen bu adam, yaşlı, şişman bir askerdi. İşte kaç hafta oluyor, kumandanının “Göndersdref Baronu Erasm Tofl’u beraber vurmak” teklifini hâvî mektubunu, tek başına, Hadım Ali Paşa’ya götürmüştü. Ama, paşa çok meşguldü. Vakit bulup cevap verememişti. Dregley kalesini sarıyordu. Muhâsaranın iptidâsından nihayetine kadar hazır bulunan kethüdâ, şimdi orada gördüklerini söylüyordu; bu kale gayet sarp, gayet dik, bir kayanın zirvesine yapılmıştı. Arslan Bey sordu: — Bizim kaleden daha yüksek mi? — Daha yüksek beyim. Kumandanın “bizim kale´´ dediği, henüz çırpınan bayrağına hasretle baktığı Şalgo burcu idi. Fakat o, burasını birkaç gün içinde zaptedeceğini iyice biliyordu. Daha birkaç hafta evvel Boze kulesinde hücumlarına karşı durmak isteyen Andrenaki, Mihal Terşi, Etiyen Soşay, nasıl kendisine kuleyi teslim etmişler; nasıl kahramanlığını, cesaretini alkışlayarak, lütfuna teşekkürler ederek çekilip gitmişlerdi…

Devamı İçin Tıklayın

Kıskançlık Ömer Seyfettin

Kıskançlık Ömer Seyfettin

Ali Cânib’eAhmet Sühran Bey:
— O zaman ancak yirmi yaşında bulunuyordum, dedi. Telgraf ve Posta Nezareti’nde büyük bir mevki sahibi olan babam, sefâhatime, rezaletime, çapkınlığıma dayanamadı. Annem, bir de büyükannemle ihitiyar halamdan ibaret olan ailemle müzakere etti. Hepsi ittifak-ı ârâ ile beni dışarıya göndermeye karar verdiler. Yanya vilayetindeki müfettiş, babamın adamlarındanmış! O vilayette bir kasabaya gidecektim. Orada muhabere memuru olacaktım. Fikirlerince uslanacaktım. Bunu annem, gayet yumuşak bir lisanla:
— Çok zayıfladın… Hava tebdîli gibi bir şey… Hem memleket görürsün, hem kendini toplarsın. Hem de terakkî… Mukaddemesini terennüm ederek hazırlanmaklığımı söyleyince şaşırdım.
— Gitmem, olamaz. Diye mukavemete kalkmak istedimse de, annem, son kabahatimin babamda hâsıl ettiği müthiş tesiri anlatmaya başladı. Birkaç ay sonra mutlaka geri getirileceğimi, bunun için babama yalvaracağını, birçok yeminlerle vâdetti.
Ben, böyle vaade maade kanmazdım ama, galiba o tarafları görmek arzum da vardı.
— Peki, dedim, fakat üç aydan ziyâde durmam… Bol bir harcırah… Dört yüz elli kuruş maaş… Bunlar iyi! Fakat sevgili, sefalı İstanbul’dan üç ay ayrılık… Beş sene vardı ki, İstanbul’dan dışarı çıkmamıştım. Doğma, büyüme vatanımmış gibi ısınmıştım. Lâkin her şey için, her türlü teselli insanda, hazırdır. Babamın son memuriyeti olan Girit’ten dönerken uğradığımız iskelelerdeki manzaraları, eğlenceleri hatırlayarak:
— Şimdi çok eğlenirim. O zaman çocuktum. Muhakemesiyle tatlı hülyalara düştüm. Evet ilk Beyrut, daha sonra Pire… Atina idi. Mora’yı dolaşarak Preveze’ye, oradan Yanya’ya, oradan da mahalli memuriyetim olan kasabaya gidecektim. Güzel seyahat!
Ailemle muhtasar bir veda… Babamın, yazılsa üç dört tabaka eser-i cedid kağıdı dolduracak olan kıymetli nasihatlerini aldıktan sonra vapura atladım. Selanik’te iki gün kaldık. Gecelerimin ikisinin de çalgılı, gürültülü bir evde geçtiğini söylemeye lüzum yok. Selanik’ten sonra biraz hastalandım. İzmir’de iki gün kalacaktık. “Paralarımı Atina’da yer, adamakıllı eğlenirim.” düşüncesiyle burada eğlenmekten vazgeçtim. Bununla beraber sarıklı yolcular gibi geceleri de vapurda geçirmeye razı olamazdım. Bir otele indim. Akşam sofrada sakallı bir efendinin bana dikkatle baktığını hisseder gibi oldum. Hâsılı, uzun uzadıya meraka lüzum kalmadı. Bu efendi, yemekten sonra kahvelerimizi içerken ismimi sordu. Söyledikten sonra babamın kim olduğunu sordu. Onu da söyleyince, tuhaf bir hareketle elini ağzıma uzattı:
Devamı için tıklayın

“Adeta, ufacık bir çocukken yazıp da neşre
cesaret edemediğim bu hikâyeyi, ölen annemin
kitapları arasında buldum. Garip bir merakla
okudum. Çok, ama pek çok beğendim. Eskiden
niçin beğenmemişim de, bir tarafa atmışım?
Şimdi niçin bu kadar beğeniyorum? Acaba
zavallı anneciğimin şefkatini bana hatırlattığı
için mi?

Her neyse… Sevgili Cânib’im, bugün en
güzel bir eserim sandığım şu yazıyı işte sana
ithaf ediyorum.”

Konunun Devamı

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.